MOLOKANLAR
14 Mart 2012 Çarşamba
Molokanlar- Komünist Dinciler
Molokanlar- Komünist Dinciler
Molokan Ailesi
İsmimizin daha doğrusu ulusumuzun isminin söylenişi ülkeden ülkeye, nesilden nesile değişti. Oysa daha önce de dedim. İsimleri yanlış söylemek de bir katliamdır. İsmimiz Rusça’da süt anlamına gelen molok kelimesinden geliyor. Molokanlar ise süt içenler anlamındadır. Türkiye’de bize malakanlar diyorlar. Belki Molokanlar demek zor geliyor. Biz beyaz rus değiliz, bu yüzden mi sevilmedik?
Rusya’da doğmuş benim dedemin dedesi. Bense Kars’ta doğdum. Kars dedemin göç ettiği zamanlar Ruslar’ın himayesindeymiş. Ben doğduğumda ise Türkiye Cumhuriyeti sınırları içindeydi. Memleket aynı, yönetim ve insanlar farklıydı sadece. Benim doğduğum yıl çok kar vardı. Kar, bu bağlamda Rusya’ya benziyordu. Ama anavatan dedikleri Rusya’da kar yağınca hayat durmaz. Kars’ta ise durur. Yıllardır Karstayım. Tek bir kimse sormadı, kimsiniz diye. Sonra Tarık Akan geldi, yeni filmi için. Bir Molokan'ı canlandıracakmış. Bir anda bakışlar bize çevrildi. Kimdik, Russak burada ne arıyorduk? Sorular artıkça yeniden ulaşımın kesildiği, hayatın durduğu ana dönmek istedim. Orhan Pamuk ile başladı, Kars furyası. Kars artık sineması olmadan film festivali yapılan şehir değil; Kars tarihin beşiği. Konumuz Kars değil, konumuz benim ve ailemin hikayesi. Anarşistik, deli doluyduk, Rusya’dan sürülünce en yakın ve en benzer olan şehre Kars’a geldik. Kimileri ise bizi çok sevdi. Lev Tolstoy onlardan biridir. Bize olan sempatisini her yerde haykırdı. Bizimle dayanışmak için kitabının teliflerinden verdi ve kampanyalar düzenledi. Ama yine de olmadı. Dünyanın dört bir yanında yaşayan, komünist özellikler taşımasına rağmen dindar olan, sürgünlerle geçen bir ömür süren, vatansız bir ulusuz.
Bugün 3 milyona yakın nüfusumuzla dünyanın dört bir yanına dağılmış bir ulusuz. Aslında molokanlar ismi ulus bağını değil, dinsel bir bağı simgeler. Gerçi kimi sosyologlar bunun tam tersini söyler. Bizim öykümüz trajik ve hüzünlü. Toplumsal vicdanın olmadığı yerlerde kimseler öykümüzü dinlemek istemedi.
Vicdani Retçi Bir Topluluk
17. yüzyılda başlıyor, hikayemiz. İlk hıristiyanlardan denilen topluluğumuz Ortodoksların kiliselerine ve Protestanlığın yapısına karşı çıktı. Devrimci, hümanist, dinin kurallarına karşı gelen, çalışkanlığımız ve dürüstlüğümüz ile Ruslardan hemen ayrılan bir topluluğuz. Hatta iddia ediyorum dünyanın en büyük, kitlesel vicdani retçileriz. Bizim tanrı anlayışımızın temelinde Ortodokslarda olduğu gibi Mukaddes Kitap (Bible) vardır. Bize göre tanrı 3 surette görünür. Tanrı-baba; tanrı- oğul ve Tanrı-kutsal ruh. Buraya kadar Ortodokslar ile aynı inançları taşıyorduk. Ortodokslar büyük perhizde süt içmeyi günah sayarlar. Oysa biz her gün süt içilmesi gerektiğini öne sürüyoruz. İplerin kırıldığı, hışıma uğramamızın sebebi ise yıllar yıllar önce yaşayan liderimiz Filip Mihayloviç Şubin’in askerliğe karşı çıktığı dilekçeyi çara sunmasıyla başlamıştır. Sunduğu dilekçe ve özgürlük talepleri için hapse atıldı. Kars Hapishanesinde birkaç ay kaldıktan sonra serbest bırakıldı. Cesur, yiğit, büyük bir önder olduğunu yazar kitaplarımız. Bizler ikonlara tapmayı ret ediyoruz, dini ritüellere karşıyız, savaşmaya karşıyız, ibadet etmeyi ve ruhban sınıfını ret etmeyi ve komünal bir yaşamı savunan felsefelerimiz var. Söyleyin bu düşünceleri o zamanlar hangi toplum kabul eder. Bizimkini de etmediler ve çarın hışmına uğradık. Aynı zamanda sigara ve alkol tüketimine karşıyız. Dönemin en devrimci ulusuyuz. İkona, haç, istavroz çıkarma, askerliği ret etme gibi özelliklerimizle hayatın bizim için zor geçeceği belli oldu. Biz saf inanca ve Hıristiyanlığın en sade, törensiz haline dönmeye uğraşıyoruz. Erkeklerimiz sakallarını kesmez, kadınlarımız başlarını örter. Dedemin dedesi baskılara karşı uzunca bir zaman direnmiş. Bütün ruhban sınıfı ve kiliseler bizle alay etmek için bize molokanlar yani süt içenler demeye başladı. Olsun biz yine de direndik, sürüldük inançlarımız yüzünden. Halkımızın birçoğu Amerika’ya gitti. Orada da askerlik yapmadık. Din adamları evlerimizi basıp dine geri dönme çağrısı yaptılar. Oysa biz dinden kopmadık. Bizim için geçerli olan tek şey tanrıydı. Diğer ritüellere, ikonalara inanmadık.
Dedemin dedesi 1803 yılında Çar 1. Aleksandr’a mektup yazdı. Bunun üzerine çarın çıkardığı fermanla koruma altına alındık. O dönem bizim inançlarımızı özgürce yaşadığımız bir dönem oldu. Bu hikayenin mutlu son ile biteceğini, barış içinde yaşayacağımızı düşündük. Yanılmışız, kimsenin ötekine tahammülü olmadığını hayat bize gösterdi. 1830 yılında yani 27 yıl sonra Çar 1. Nikola kilisenin baskılarına dayanamayarak yeni bir ferman çıkardı. Bu fermanla sınır kentlere sürülmeye başladık. Sibirya, Kırım, Erivan, Tiflis sürüldüğümüz kentlerdendi. Yine de Rusya sınırları içindeydik. Mutluyduk, anavatan denilen yerdeydik. O dönemler zor dönmelerdi. 1877 Osmanlı- Rus savaşı başlamış, Fransız İhtilali olmuş, dünya da karışıktı. Zorunlu askerlik uygulaması başladı. Askere ihtiyaçları vardı ve bzie de geldiler. Dedemin dedesi askerliği ret etmiş. Silah eline asla almayacağını, çünkü silah alırsa bir insanı öldürmek zorunda kalacağını söylemiş. İnsan öldürmek bizim inancımıza göre en büyük günahtır. Tekrar sürgün günleri başladı. Kimimiz Amerika’ya, kimimiz Kanada’ya kimimiz ise Kars’a sürüldü. İşte biz Kars’a sürülen topluluğun içindeydik.
ALINTI
Labels:
Molokanlar
13 Mart 2012 Salı
Gözaltında Kayıp Onu Unutma!
Gözaltında Kayıp Onu Unutma!
Yıldırım Türker
Metis Yayinevi
"İnsanların devlet eliyle toplu olarak kayıp edilmelerinin ilk örneği, 7 Aralık 1941 tarihinde Nazi Generali Wilhelm Keitel'in emriyle başlatılan operasyon. Binlerce direnişçi, Nazi işgali altındaki Avrupa'ya gözdağı vermek, her türden direnişi sindirmek amacıyla gece yarılarında toplanıp kayıp edildiler. Operasyonun adı 'Gece ve Sis'ti. Gece ve Sis, faşizmin şiirinde, geceleyin kayıp et ve belirsizliğin sisiyle sarmala anlamına geliyordu. Daha sonra 1960'larda Guatemala ve Brezilya'da binlerce insan kayıp edildi. 1973 darbesinden sonra Şili'de yüzlerce insan kayıp edildi. Pinochet, Arjantin generallerine el verdi. 1976 darbesinden sanra Arjantin'de binlerce muhalif kayıp edildi. Sivil yönetime geçildikten sonra kimi itirafçı generallerden, kayıp edilen insanların büyük bir kısmının iğnelerle uyuşturulup uçaklardan okyanusa atıldıklarını öğrendik.
İnsanları kayıp etmenin kirli tarihi şimdi Türkiye Cumhuriyeti'nde yazılıyor. 1980'den bu yana her yıl, her gün daha fazla insan kayıp ediliyor. Geceye tenezzül etmeyen adamlar çoğunluk gündüz vakti insanları arabalarına tıkıştırıp götürüyor. Sise güvenleri sonsuz nasılsa. Hayatımızın üstüne kapanmış bu sis, kaç on yılın sisi. Hiçbir zaman Arjantin kadar sivil olamayacağımızı, dolayısıyla hiçbir mahkemede terlemeyeceklerini, kullandıkları yöntemleri ele vermek zorunda kalmayacaklarını düşünüyorlar besbelli. Ve kayıplar listesi gün günden kabarıyor. Her geçen ay daha çok insan kayıp ediliyor. Ve yer yerinden oynamıyor."
"Gözaltında Kayıp, Onu Unutma!", s. 7-18
Hasan Ocak, kimsesizler mezarlığında bulundu. Hepimiz, bir yerlerde kimsesizler için bir mezarlık olduğunu bilirdik. Olması gerektiğini. Çoğumuz için, ölüsünü bulup kaldıracak yakını olmayan insanlar, hayal edilmesi oldukça güç bir yenilginin trajik kahramanlarıdır. Onların hayatını anlayabilmek için hepimizin dağarcığında yılların biriktirdiği öyküler, söylenceler vardır. Bilebildiğimiz, sınırları bizim hayatımızla çizili bir dünyadan kabaca istifa eden , beceremeyen, becerecek gücü olmayan o insanların sonunda ya bir ucuz otel odasında, ya bir sokak köşesinde ölüp, "sahipsiz" yaftasıyla devlet tarafından mermersiz, çiçeksiz bir yere gömüldüğünü duymuşuzdur. Biliriz.
Hasan Ocak kimsesiz değildi. Ailesi ve sevenleri tarafından aylardır aranıyordu. Resimlerinden tanıyorduk hepimiz o kumral delikanlıyı. İşkenceyle bereli bedeni Beykoz ormanında bulunmuş, adli tıptan sahipsiz damgası yiyerek kimsesizler mezarlığında bir rakamın altına gömülmüştü. İtilip kakılmayı, gözaltına alınmayı, milli düşman ilan edilmeyi göze alan ailesinin inatçı çabaları sonucu izi bulundu. Biz de kimsesizler mezarlığıyla bu kez gerçekten tanıştık. Hasan'ın kızkardeşinin dile getirdiği dehşet, bir televizyon programında nedense mahçup bir kameranın saptadığı bölük pörçük görüntüler, gözümüzde acıklı, biraz da romantik bir son durak olan kimsesizler mezarlığını bambaşka bir gerçekliğe oturttu. Kimsesizler mezarlığı, hepimiz için bir tehdit. Herkesi yutabilir. Adeta bir kıyımdan artakalan toplu mezarlık. Son yıllarda gelişigüzel rakamlarla adlandırılıp üstüste, yanyana gömülüveren, kimliği meçhul varsayılan ölülerin çoğunluğu doğal olmayan yollarla ölüme yakalanmış. Tercümesi: İşkenceden geçmiş, paralanmış, katledilmiş. Kayıplarımızı ormanlardan, kimsesizler mezarlığından, şifreli adli tıp dosyalarından bulmaya başladık. Hayatımız aynı çöl lehçesiyle sürçüp gidiyor. Yer yerinden oynamıyor.
Ayşenur, Hasan, Rıdvan... Onları bulduğumuza seviniyoruz. Onları kendi ellerimizle bir kez daha kendi tarihimize, kendi belleğimize gömebildiğimize seviniyoruz. Bir umutsuz bekleyişe, beklentisi olmayan sinsi bir umuda asılı kalmaktan kurtulduk. Onları bulduk. Ama yer yerinden oynamadı. ALINTI
DEVAMI:>>>;http://karakaplkitap.blogspot.com.au/
Labels:
Gözaltında Kayıp
EMPATİNİN YİTİMİ – Kayıtsızlık Politikası Üzerine
EMPATİNİN YİTİMİ – Kayıtsızlık Politikası Üzerine
Arno Gruen
“Ekonomik çöküntü, konjonktür gerilemesi, savaşlar, yıkım, nefret, kardeş kavgası, şiddet, uyuşturucu tüketimi, suç, kadınların ve çocukların hor görülmesi, kabalık ve zulüm neden tüm dünyada artıyor?; Arno Gruen'ın sorusu. İnsanlık, insanlığa ne olduğu, insanı insan yapanın ne olduğu; Çocukların başka çocukları öldürdüğü, insanların birbirine acımasızca davrandığı bir dünyada yaşıyoruz ve Gruen kitabında bunlara bir çıkış yolu arıyor. İlkel toplumları, ruh hastası olarak adlandırılanları ve ölüm kamplarından çıkanları inceleyip karşılaştırmalar yapıyor. Gruen'a göre, insanlar kendi acılarını yaşayamadıklarında, bu acıyı başkalarında yaşama ihtiyacı duyuyorlar.
Uygarlığımızın hastalığı bu şekilde aktarılır: İnsan kendisinin kurban konumunda olduğunu görmek zorunda kalmamak için kendisine kurbanlar arar.”
Arno Gruen’in kitabına başlangıcı, insanın duygudaşlığını sorgulamak adına bir girişim içeriyor. Ona göre bireyin duygudaşlığı, onun insanlığını, onun kimliğini sorgulamaktır. Bu aynı zamanda insanın, aldığı bedensel ve ruhsal hasarın hangi derecesine kadar insanlığını korumaya devam edebildiğine dair bir sorundur. Empatinin yitimine yol açan en büyük etken olarak Gruen, kişinin kendisini yetersiz olarak hissetmesi ve bu yüzden bir iktidarla kendini özdeşleştirmesini göstermektedir. Eğer insan, zayıflık olarak algılamaya yöneltildiği için kendi acısını yaşayamazsa, bu acıyı başka canlılarda arama ihtiyacı duyacaktır. Aynı zamanda da kendi ruhsal hasarını gizlemek için de bu edimini inkâr edecektir. Gerçekten de bizim kültürümüzde çocuklar, özellikle de erkek çocuklar, gözyaşlarından, çaresizliklerinden, ruhsal incinmelerinden utandırılarak büyütülür. Kitaptaki çok güzel bir örnek bu çarpıklığı eleştirel bir tarzda verilmiş. Bir yavru şempanze yaralandığında anne onu hemen kucağına alır, onunla ilgilenir. Ancak; biz uygar insanlarda ise ebeveynlerin, yaralandığında çocuklarına kızmaları pek de alışılmamış şey değildir. Arno Gruen bundaki başlıca sebebin çocukların dilini anlamamaktan ortaya çıktığını belirtiyor. Gruen’e göre anlamak içinde çaba göstermiyoruz. Çünkü sahip olduğumuz güçlü konumun kibri içinde kendimizi çok iyi çok bilgili ve çok ileri görüyoruz.
Çocuk gelişimine baktığımızda, ilk çocukluk döneminde çocuklar tabiri caizse dilsizdir. Ancak bu dilsizlik, çocukların duygulanımları olmadığı anlamına gelmez. Onlarında duygulanımları vardır, ama dile getirilemiyordur. Bu sözsüz duygulanımlar anne baba tarafından karşılanmadığında da çocukların gündelik yaşamında gözlemlenebilen şiddet ortaya çıkmaktadır. Çocukların duygusal anlamda doyurulmadıkları takdirde materyalist açıdan açlık hissedecekleri yazarın beğendiğim çok güzel bir tespiti. Eğer bir çocuk içindeki acıya ulaşmanın yolunu bulamıyorsa ve bunun için ona yardım edilemiyorsa canlılığı dumura uğrar, o zaman iç yaşamını dışa, maddesel olana kaydırır diye belirtiyor Gruen. Böylelikle de tüketim toplumumuzun bu iş için hazır tuttuğu sayısız ürünle de çocuğun yaşamı satın alınır. Çocuklara gösterilen duyarsızlık ve acımasızlık yüzyıllar öncesine kıyasla günümüzde azalmıştır. Cezalandırma biçimleri değişti belki ve ama değişen temellerindeki şiddet eğilimi giderek daha iyi maskelendi. Ancak bunun arka planında bulunan çocuğun reddi ve ondan talep edilen itaat hep aynı kaldı. Her şeyin üstündeki iktidar ilkesi hiçbir dönemde tartışılmadı. Çocukların ezilmesinin biçimleri değişmekle birlikte özü hep aynı kaldı. Çocuğun acısı her zaman olduğu gibi inkâr edildi böylelikle de hangi ölçüde olursa olsun acıyı inkâr etme baskısı altında kaldığımızda kendi acımızı algılayamayacak duruma geldik. Ve aynı nedenle bir başkasına verilen acıyı da algılamak istemedik. Diğer insanların sevincini ve acısını hissedebilmeye dayanan sahici bir sorumluluk duygusu yerine, kendi gözümüzde kendilik değerimizi düşüren suçluluk duygularından sıyrıldığımızı belirten Gruen, sert bir eleştiriyle kendimizi sorgulamamızı istiyor. ‘Kökenlerine bakmayı unuttuğumuz şiddetimizi de – yüksek ideallere- hizmet edişimizle haklı çıkarmaya çalışıyoruz.’ Diyerek okuyucuyu düşündürüyor.
ALINTI
Labels:
Empati
12 Mart 2012 Pazartesi
İstanbul’da Hayat Kadınları – Seks İşçiliği Ve Şiddet’
Seks işçiliği alanına girmek, bir sürü iktidar ilişkisini deşifre etmek demek.”
Azli Zengin
Araştırmacı Aslı Zengin’in ‘İstanbul’da Hayat Kadınları – Seks İşçiliği Ve Şiddet’ alt başlığıyla yayınlanan ‘İktidarın Mahremiyeti’ kitabı, seks işçiliği yapan kadınların hayatlarını anlama çabasına odaklanıyor ve devletin bu alanda kendisini ‘cinsel ve eril’ olarak kurmasının izlerini sürüyor. Aslı Zengin, ‘hayat kadınlarını “kötü”, “düşmüş” ve “namussuz” kadın diye yaftalayan ve bu yolla diğer kadınların da “namusunu” tanımlayan egemen dilin ötesine geçerek, seks işçiliği hakkında yeni bir dil oluşturma yönünde feminist bir katkı olarak görüyorum” diye anlatıyor kitabını. ‘İktidarın Mahremiyeti’ seks işçilerinin yaşamına odaklanmış gibi görünse de, aslında devletin hepimizin özel hayatlarında, bedenlerinde kurmaya çalıştığı iktidarını deşifre ediyor.
Devletin ‘seks işçiliği’ alanına yaklaşımı, yalnızca para karşılığı seks yapan insanların hayatını düzenlemekten çok, tüm yurttaşların bedenleri, mahremleri ve özel hayatlarıyla ilgili bir baskıcı sistemi örgütlemeyi mi hedefliyor?
Evet böyle söylemek pek tabii mümkün. Özellikle kadın yurttdaşlarının bedenleri ve mahremleri üzerinde daha sıkı ve baskıcı tedbirler aldığını dile getirebiliriz çünkü devlet ‘fuhuşla’ alakalı gelirştirmiş olduğu yasal düzenlemelerle kadınlar için ‘namuslu’ ve ‘namussuz’ diye iki ayrı kategori tasarlıyor. Aslında bu kategoriler sadece ‘fuhşa’ dair düzenlemelerle oluşturulan kategoriler değil; zaten toplumsal hayat içersinde belirli iktidar ilişkilerinin ürettiği ve kadınların bedenlerini, mahremlerini ve ‘özel hayat’larını zapturapt altına alan sınıflandırmalar. Ama devlet yurttaşlarıyla toplumsal cinsiyet açısından nötr bir ilişki kurmaktansa bu iktidar ilişkilerini kendi iktidar araçlarına eklemleyip, hatta bu yollarla bu ilişkileri sürekli olarak tekrar üretip erkek ve kadın bedenleriyle ayrı ilişkiler kuruyor. Olayı namus üzerinden görmeye başlayınca sadece seks işçilerini değil, tüm kadınları aynı anda denetleyen bir toplumsal örgütlenmeden bahsetmek gerekiyor. Sadece seks işçiliği açısından geliştirilen yasal düzenlemelere bakacak olursak bile kadın bedenini ve yaşamını cinsellik üzerinden cezalandıran ama erkeklere hiç de dokunmayan bir tüzükten bahsediyoruz.
Kitabınızın, ‘feminist literatüre katkı’ sağlamasını istediğinizi sık vurguluyorsunuz. Türkiye’deki varolan feminist literatür seks işçiliğine nasıl bakıyor?
Aslında Türkiye’de henüz böyle bir literatür tam olarak gelişmiş değil. Daha emekleme aşamasında diyebiliriz. Yani birkaç sağlık raporu, dergi ve kitaptan başka bir külliyat yok henüz. 2007 yılında Ayşe Tükrükçü ve Saliha Ermez’in bağımsız milletvekili adaylıklarından sonra seks işçiliği ve fuhuş tartışmaları belirli feminist ve sol çevrelerde yapılmaya başlandı fakat sonra birden bu tartışmalar durdu. Aslında son yıllarda bu konuyla ilgili araştırma yapanların sayısı arttı ve eminim bu çalışmalar meyvelerini yakın gelecekte vermeye başlayacaklar. Tavır alması zor bir alan olduğundan çoğu kişinin bu konuda kafası karışık ve daha çok beraber tartışmaya ihtiyacımız var. Bahsettiğim tartışmaları yaparken de seks işçiliğinin asıl özneleriyle bu tartışmaları yürütmek önemli. Bu ise yeni yeni tekrardan kendine alan bulmaya başlayan bir durum.
Fuhuşun, ‘erkeklerin kadınların bedenini’ yönetme hakkını kurumsallaştırdıkları bir alan olduğu tezi, bugün aşılmış ve kıymet verilmeyen bir görüş mü?
Aslında hala
Labels:
Seks isciligi
11 Mart 2012 Pazar
"Varoluşçu Psikoterapi" Irvin Yalom
"Varoluşçu Psikoterapi" Irvin Yalom
Yazar hakkında;
Irvin D. Yalom (13 haziran1931) Rus kökenli Yahudi asıllı ABD'li Psikiyatrist, Varolışçu, psikoterapist, yazar ve eğitimci. Bir çok popüler esere imza atmış olan Yalom ünlü bir Psikoterapisttir. En popüler eseri Nietzche Ağladığında'dır. Stanford Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde psikiyatri profesörlüğü yapmaktadır. Irwin D. Yalom, 1931 yılında Washington’da doğdu. Ailesi Polonya sınırına yakın bir Rus köyünden göç etmişti. Ailesinin ekonomik durumu pek iyi değildi ve dini bir eğitim dışında eğitim görmemişlerdi. Oturdukları ev babasının işlettiği bakkal dükkanının üstünde siyah ve fakir ailelerin yaşadığı bir semtteydi. Zor geçen çocukluk yıllarında Yalom en büyük tutkusunun okumak olduğunu söylüyor. Şehir kütüphanesinden haftada iki gün zorlu bir bisiklet yolculuğu yaparak stokladığı kitapları okumak bütün haftasını alıyordu. Özel bir kitap seçimi yoktu o sıralarda ve kütüphane raflarının A ile başlayan kısmından Z ile biten kısmına kadar sırayla bütün kitapları okumuştu. Okuma merakı onda hayatta yapılabilecek en önemli şeyin kitap yazmak olduğu inancını geliştirmişti. Tıp fakültesine girdiğinde aklında Tolstoy ve Dostoyevski’ye yakın olabileceği psikiyatri mesleği vardı. Psikiyatride aradığı şeyi sonunda buldu.Psikoterapi de hastaların hemen hepsi kendi öykülerinin yazarıydılar ve hastayla birlikte bu öyküde ilk bakışta göze çarpmayan kimi gizemli bölgeleri aydınlatarak öyküyü bütünlüğe kavuşturma işi Yalom’un heveslerine çok uygundu. İlk kitabı “grup terapisinin teori ve pratiği” oldu. Grup terapisi yapan terapistlere rehber niteliğindeki kitap çok tutuldu.Daha sonra yazdığı kitaplar psikiyatri profesyonellerine olduğu kadar meraklı okuyuculara da hitap ediyordu. "Aşkın Celladı” ve “Annem ve Hayatın anlamı” isimli terapi öyküleri, “Nietzsche Ağladığında”, “Divan” ve “Schopenhauer Tedavisi” isimli romanlar çok okunan kitaplar oldu.
DEVAMI:http://karakaplkitap.blogspot.com.au/2012/03/varoluscu-psikoterapi-irvin-yalom.html
Irvin D. Yalom (13 haziran1931) Rus kökenli Yahudi asıllı ABD'li Psikiyatrist, Varolışçu, psikoterapist, yazar ve eğitimci. Bir çok popüler esere imza atmış olan Yalom ünlü bir Psikoterapisttir. En popüler eseri Nietzche Ağladığında'dır. Stanford Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde psikiyatri profesörlüğü yapmaktadır. Irwin D. Yalom, 1931 yılında Washington’da doğdu. Ailesi Polonya sınırına yakın bir Rus köyünden göç etmişti. Ailesinin ekonomik durumu pek iyi değildi ve dini bir eğitim dışında eğitim görmemişlerdi. Oturdukları ev babasının işlettiği bakkal dükkanının üstünde siyah ve fakir ailelerin yaşadığı bir semtteydi. Zor geçen çocukluk yıllarında Yalom en büyük tutkusunun okumak olduğunu söylüyor. Şehir kütüphanesinden haftada iki gün zorlu bir bisiklet yolculuğu yaparak stokladığı kitapları okumak bütün haftasını alıyordu. Özel bir kitap seçimi yoktu o sıralarda ve kütüphane raflarının A ile başlayan kısmından Z ile biten kısmına kadar sırayla bütün kitapları okumuştu. Okuma merakı onda hayatta yapılabilecek en önemli şeyin kitap yazmak olduğu inancını geliştirmişti. Tıp fakültesine girdiğinde aklında Tolstoy ve Dostoyevski’ye yakın olabileceği psikiyatri mesleği vardı. Psikiyatride aradığı şeyi sonunda buldu.Psikoterapi de hastaların hemen hepsi kendi öykülerinin yazarıydılar ve hastayla birlikte bu öyküde ilk bakışta göze çarpmayan kimi gizemli bölgeleri aydınlatarak öyküyü bütünlüğe kavuşturma işi Yalom’un heveslerine çok uygundu. İlk kitabı “grup terapisinin teori ve pratiği” oldu. Grup terapisi yapan terapistlere rehber niteliğindeki kitap çok tutuldu.Daha sonra yazdığı kitaplar psikiyatri profesyonellerine olduğu kadar meraklı okuyuculara da hitap ediyordu. "Aşkın Celladı” ve “Annem ve Hayatın anlamı” isimli terapi öyküleri, “Nietzsche Ağladığında”, “Divan” ve “Schopenhauer Tedavisi” isimli romanlar çok okunan kitaplar oldu.
Bildiğin Gibi Değil
Bildiğin Gibi Değil 90′larda Güneydoğu’da Çocuk Olmak
Yaraları Hakikatle Sarmak – Rojin Canan Akın, Funda Danışman
Metis Kitap, Haziran 2011, İstanbul
Kitaptan ALINTILAR
“Sonra beni götürdüler. Oyun oynayalım, dediler. Daha önce bizi doktora götürdükleri için bakire raporumuz var. Bakire olduğumuz için önden bir şey yapamıyorlar. Ha bire arkadan. Şişe vardı, bilmem ne vardı. Şişeyi içinde patlatalım mı, yok getir kıralım falan. Bilmem hangi ülkede öyle yapıyorlarmış. Kırıyorlarmış. Şişe oyunu oynayalım vesaire ama samimi olarak söylüyorum. Arkam parçalandı desem yeridir. Göğüs ucum koptu. Çıktıktan sonra tek dikiş attırdık. Göğsümün bu tarafından süt gelmiyor. Bende sadece iki gözenek var. O da kenarlarda kaldı. Üzerimde sigara yaktılar. Hâlâ izi var. Ben bir erkeğin bu kadar çirkinleşebileceğini orada gördüm. Daha hiçbir erkekle tanışmadan erkeklerin ne kadar çirkin olabileceğini orada gördüm... Bunlar devletin milliyetçileri, devlete sahip çıkanlar, koruyanlardı. Arkamızdan ha bire kan akıyordu.
...Karşıdan bir çığlık kopuyor ki dehşet. Küçük bir kız. Çığlığı korkunç. Anlamıyoruz. Dokuz veya on yaşlarındaydı. Bize göre çok çocuktu. Göğüsleri daha gelişmemişti. Hazal nasıl zevk alıyor musun, falan diyorlar. Ama kız ölüyor. Bir adam sürekli bağırıyor. Gözlerimiz kapalı. Anlamıyoruz. Arkamdan kan akıyor. Göğüs uçlarım ağrıyor, dayanacak güçte değilim. Vücudum alev alev yanıyor. Artık dayak yemek istemiyordum. Arkamın acısı beni zorluyor. Yanımdaki beni dürttü. Gözlerini aç, dedi. Açamam, dedim. Dayanacak gücüm yok, dedim. Kürtçe, aç gözlerini, dedi. Kararlı sesi beni korkuttu. Göğüsleri daha belirgin olmayan bir kız çocuğu, saçları dağılmış. Kızın bacaklarının arasından kan akıyor. Ne oldu anlamadık. Tokat atıyorum yok. Kızın gözleri fal taşı gibi açılmış. Kız defalarca tecavüze uğramış. Kızdan ha bire kan boşalıyordu. Ne yapsam kendine gelmiyor. Sanki gözleri yırtılıyor. Kürtçe konuşuyorum yok, Türkçe konuşuyorum yok. Hiç tepki yok. Kaskatı olmuş. Ped koyalım, bir şey yapalım diyorum ama taş gibi kaskatı. Ped tutacak gibi değil. Ben ses etmiyorum ama yanımdaki bastı küfrü. Artık ağzına geleni sayıyor. Biri gelip diyor ki dokuz kişi onu... Biraz daha konuşursanız yirmi kişi gelip sizi... Biri diyor ki babası daha konuşmadı mı? Babasını konuşturmak için küçücük kıza gözünün önünde tecavüz etmişler.”
Labels:
Bildigin gibi degil
10 Mart 2012 Cumartesi
"Erkeklik, imkânsız iktidar" Serpil Sancar
Serpil Sancar, Metis Yayınları’ndan çıkan Erkeklik: İmkânsız İktidar’da farklı erkeklik tarzlarını irdeliyor. Erkek egemen sistemle derdi olanlara bir de karşı taraftan bakma imkânı sunuyor.
Erkek egemenliği hep kadınlar üzerinden konuşuldu. Oysa siz farklı bir açıdan bakıp, erkek egemen sistemin erkekler üzerinde de iktidar kurduğunu hatırlatıyorsunuz bize. Bu bakış açısı nereden çıktı?
Erkeklik tanımı gereği bir iktidar hali, yani sorgulayan ama kendisini sorgulatmayan bir konum. Bu anlayış nasıl erkek olunduğuna dair toplumsal-siyasal deneyimlerin araştırma değeri olmayan konular olduğu gerekçesi ile irdelenmemesine yol açmış. Erkekliği uzun süre biyolojik bir özellik olarak ele almışlar. Emek gücü, işçi, sermaye egemenliği, militarizm gibi konular araştırılırken adını koymadan yapılan şey egemen erkeklik değerlerinin tek tek her erkeğin yaşam pratiği haline dönüşerek, nasıl toplumsal iktidar ilişkilerini beslediği aslında. Bu olgulara, erkeklerin deneyimlerinden bakmaya çalıştım. Araştıracak daha çok şey var.
Erkeklik tarzları
Gelelim erkek egemen sisteme... Hükmeden erkekler kim, biat edenler kim?
Egemen erkeklik değerleri eve ekmek parası getirmekle sorumlu tutulan erkeklerin piyasa denen üretim çarkında seslerini çıkarmadan sermaye sahiplerinin çıkarları doğrultusunda çalışmalarını sağlıyor. Öte yandan erkekler küresel militer savaş mekanizmaları olan modern ordularda askerlik yaparak, devasa şiddet mekanizmalarının hayatta kalmasını sağlıyor. Dolayısıyla hükmeden kim, biat eden kim ayrımı yapmaktansa bu egemen erkeklik tarzlarının hangi kurumları ayakta tuttuğuna, hangi iktidar tarzlarını ürettiğine bakmak daha doğru geliyor bana.
Labels:
"Erkeklik,
imkânsız iktidar" Serpil Sancar
YAŞAM TARZI VE PROTESTO OLARAK DELİLİK
Normalliğin Deliliği
Arno Gruen
Nasıl oluyor da "normal" insan bu kadar çok yıkıcılığa neden oluyor? Gözümüzü ister insanlık tarihine çevirelim, ister bugün, burada çevremize şöyle bir göz atalım, tanık olacağımız yıkıcılık, canlılar arasında yıkmak için yıkan tek canlı olan insana aittir.
İnsanın yıkıcılığı üzerine sayısız tez üretilmiştir. Sigmund Freud insanlardaki yıkıcılığın kökenini insanın doğasında var olan ölüm dürtüsüne mal ederken, bu görüşe karşı çıkan psikoanalizci Arno Gruen, insandaki yıkıcı ve ölümcül edimin kişinin, yanıltıcı bir iktidardan pay alma uğruna kendisine ihanet etmesinden kaynaklandığını savunmaktadır.
Normalliğin Deliliği'nde Gruen, çoğu zaman farkında olmadığımız, dostça davranışlar veya düzen sağlayan mantığın arkasındaki yıkıcılığın köklerini açıkça ortaya koyuyor. Yalın diliyle Gruen, gerçek dünyada insani değerlerin kaybolmasına katlanamayanlar "deli" sayılırken, insani köklerinden kopmuş insanların "normal" kabul edilerek onaylanışını resmediyor. Kendi içine giden yoldan saptıkça artan iktidar hırsı ile bu gizli delilik, insanlığı her zamankinden daha çok tehdit ediyor, çünkü iktidara aç olan insanların elindeki yıkıcı potansiyel hiçbir zaman bu kadar büyük olmamıştır.
Labels:
Normalliğin Deliliği Arno Gruen
9 Mart 2012 Cuma
“Politik Tiyatro”
Agora Kitaplığı tiyatro serisine Erwin Piscator'un Mustafa Ünlü ve Suavi Güney tarafından Türkçeleştirilen "Politik Tiyatro" isimli eseriyle devam ediyor…
Politik Tiyatro, sınıfsız bir topluma ulaşmak için savaşan ve bu savaşta tiyatro sanatını kullanan adam, Erwin Piscator ve onun yaratıcısı olduğu epik tiyatroyu, oyunlarıyla, dekorlarıyla, dönemin politik koşullarıyla anlatan, modern tiyatronun en önemli belgelerinden biri.
Almanya’da yükselen Nazi faşizmi döneminde ortaya çıkan epik tiyatroda; politik tiyatro, hareketli sahne dekorları, sinema filmi, diya gibi, o dönem için devrim sayılabilecek modern teknolojilerden yaralanılıyordu. 1920lerde, Proleter Tiyatroyu kurarak Piscator politik tiyatroyu başlattı.
Politik tiyatro için yeni oyunlar ve yeni yönetim düzeni gerektiğini düşünen Piscator, etrafına kedisi gibi düşünen, plorteryadan yana olan, yazarları topladı. Dönemin bütün politik konularını –enflasyon, yahudi düşmanlığı, militarizm, işçileri, adalet, devrim- oyunlarına taşıdı.
Piscator tiyatronun seyiriciye politik anlayışı en çok aşılayabilen sanat dalı olduğunu savunuyor ve oyunlarını günlük yaşamın içindeki malzemelerden yararlanarak–gazeteler, politik konuşmalar, grevler, mitingler- kurguluyordu.
1920’lerin sonlarında, Piscator tiyatrosu Berlin’in en büyük salonlarında oynuyor ve kollektif bir çalışmanın ürünü olan Aslan Asker Şvayk oyunuyla binlerce izleyici –ki bunların büyük kısmı proleterlerden oluşuyordu- salonu dolduruyordu. Piscator, politik tiyatronun amacına ulaşabilmesi için, doğru kitleyi hedef alması gerektiğine inanıyordu.İşte bu yüzden Piscator’un esas seyircisi işçi sınıfıydı. Ucuz oyun biletleri ve Piscator’un etrafındakilerle birlikte gerçekleştirdiği kollektif çalışmalar, işçileri tiyatroya çekti. Fakat hem ekonomik nedenler hem de dönemin politik koşulları, Piscator’un tiyatro çalışmalırını durdurdu. Otuz yıllık uzun bir duraksama döneminin ardından, yeni bir politik tiyatroyla Piscator sahneye geri döndü.
Kaynak: edebiyathaber.net (09 Mart 2012)
Labels:
Politik Tiyatro
8 Mart 2012 Perşembe
Söz Verdim
Söz Verdim, Türk-Yunan Nüfus Mübadelesini İzmir’in eteklerinde yaşayan biri Türk, diğeri Rum 7 yaşındaki iki kız çocuğunun gözünden anlatan bir hikayedir.
Hikayenin yaratıcıları, ödüllü İngiliz hikaye anlatıcısı Anna Conomos ile birlikte Eric Loren ve Londra’da bulunan bir yaratıcı hikaye ekibi olan Stroyspinner’dır
.
Labels:
soz verdim
7 Mart 2012 Çarşamba
6 Mart 2012 Salı
Ağlasun Ay Şafağı ve Allının Kızı
Ağlasun Ay Şafağı ve Allının Kızı
Gökhan Akçiçek
Bir şiir, okuyanın hayatını değiştirebilir mi? İnsanı yeniden onarabilir, kaldığı yerden tekrar yaşama katabilir mi?
Bunca karmaşık sorunun cevabını arayıp bulmak, şiir okuyucularının bir kısmını, şiir üzerinden farklı okumalara da götürebilir. Zaten, şiirin kendisi, muhatabını, yolculuklara; sonu nereye ve neye çıkarsa çıksın, denemeden asla bilemeyecekleri istikametlere savurur. Şiir, içinde sonucunu da barındırır. Şiirin, cesareti olanlara yeni ve benzersiz sayfalar açmak ve sizi; kilitli, aşılmaz kapı ve yolların önüne getirip bırakmak gibi huyları da vardır.
3 Haziran 1963 günü akşamı, kulağı radyoda, bahçesindeki çiçekleri sulayıp, biraz dinlenmek için masaya oturan Azime'nin önünde de birkaç şiir kitabı ile birlikte bir şiir dergisi de duruyordu: Dost. Ankara'da yayınlanan Dost dergisi, Nezihe Meriç ve eşi Salim Şengil tarafından yayınlanıyordu.
Hayatın bizi, yeni bir sayfasını çevireceğimiz zamanın kucağına atacağı anı, ancak kaderimizle belirleyebiliriz. O gün sıra Azime de idi. Uşak Lisesi, edebiyat öğretmeni olan Azime, evli ve iki çocuk annesi. O yıllar, şiirin, edebiyatın varlığını hissettirdiği, sözün, bir hükmünün olduğu dönemler. Yeni bir dünyanın kurulacağına inancı tamdır, insanlarınca. Halbuki ideolojiler, dünyanın hiç bir yerinde, tüm insanların mutluluğunu ve geleceğini asla garanti edememiştir. Denenen ütopyalar, geçerlilik sürelerinde, kâinat üzerinde o güzel ve arzulanan yaşamı, insana ait olan değerlerin eşliğinde mümkün kılamamıştır. Gerek ideolojilerin eksikliği, gerek uygulamadaki insanî zaaflar, böyle bir saadeti, yeryüzü kavminden adeta esirgemiştir.Hasan Hüseyin Korkmazgil'in, Ağustos şiiri, Azime'yi derinden etkilemiştir. Zaten o akşam dinlediği radyo haberinde, Nazım Hikmet'in, Moskova'da vefat ettiği haberini alır, kaygılanır. Nazım bu dünyadan göçmüştür. Ama aynı idealleri savunan birçok yazar, şair ve sanatçı, mücadelelerini sürdürmeye kararlıdırlar. Bunlardan biri de Hasan Hüseyin'dir.
Şairler bir dizesiyle, romancıları ve diğer edebiyatçıları nakavt edebilirler. Koskoca romanı bir mısra ile nakşedebilirler. Şairler, dünyevî nimetlerin uzağında dururlar. Edebiyatın etinden, sütünden mümkün olduğunca faydalanmazlar. Mısraları, yol, su ve elektrik olarak onlara geri dönmez. Bu alanın tüm nimetlerini romancılar yer, tüketirler. Şan, şöhret, para ve saygınlık onlarındır.Nazım bir dizesiyle bir ülkeyi yeniden inşa eder: "Akdeniz'den Anadolu'ya, bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket bizim…" Ataol Behramoğlu, bir mısrada bir ömrü özetleyerek: "yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var" der. Behçet Necatigil, sevgiyi içine gömenlere gerçeği fark ettirir: "sevgileri yarınlara bıraktınız / bitmeyen işler yüzünden" der. Dünya şiirinden Kavafis: "nereye gidersen git, bu şehir peşinden gelecek" der.
Ağustos şiiri, dönemin siyasî atmosferine uygun bir şiir dili ile kotarılmıştır. Uzun ve destansı bir söyleyişle, hayalde canlanan belirsiz bir sevgiliye, iç dökme şeklinde ilerler. Yeni ve farklı bir dünyanın kurulacağını da müjdeler. "Allı'nın kızı" meçhul bir sevgiliyi ya da gelecekte karşılaşılması muhtemel bir aşkın varlığını betimler.
Okuduğunuz bir şiirin, öznesinin siz olabileceği gerçeğini hiç düşündünüz mü? Ya da okuyucusu ile evlenen kaç şair vardı dünyada. Bir şiirin mısralarında betimlenen karakterin, kendisi olabileceğine inanmış kaç şiir seven vardır acaba?Radyo haberi Azime'nin ruhunda derin oyuklar açar. Dünya şairi Nazım, bir yıldız misali kayıp gitmiştir. Ama şiirlerini en az Nazım kadar sevdiği Hasan Hüseyin nispeten yakındadır. Uşak-Ankara arası kuş uçumu bir mesafedir. Hem âşıklar için yol nedir ki? Bir aşkı, saf bir aşkı sorgulamak kimin haddine? Aşk kendi gerçeğiyle gelmiştir. Nedensiz, sebepsiz ve sorgusuzca… Zaten aşk, hesabını muhataplarının vereceği bir süreç değil midir?
Aşk beklemez. Azime öğretmen Uşak'ta daha fazla duramaz, sabahı zor eder. Eşi, milli eğitim müfettişi olarak başka ilde görevdedir. Onun uzakta olması ve araya giren mesafeler, artık karı-koca için bir yol ayrımına gelindiğini de gösterir. Dört yaşındaki oğlu Ufuk ve iki yaşındaki kızı Barış'ı yanına alan Azime, Uşak tren garına yetişir. Ankara trenine bindiğinde, akşam olmuş, çocukları kompartımanda uyuyakalmışlardır.
5 Haziran 1963 sabahı Ankara'ya indiğinde elinde ne bir adres ne de bir adres soracağı tanıdık telefonu vardır. Çaresizdir. Solcu bir şairin adresini bilse bilse Türkiye İşçi Partisi bilir, deyip, İşçi Partisi'ni aramaya koyulur. En iyisi polislere sormak… Azime de öyle yapar. Polisler adresi tarif eder. Ne yazık ki partide, Hasan Hüseyin'i tanıyan kimse çıkmaz. Çaresiz kapıya yönelir, o esnada içeri girmekte olan Kemal Çitler, Azime'nin kurtarıcısı olur. Hasan Hüseyin'in arkadaşı olan Çitler, şairin il dışında olduğunu, ne zaman döneceğini de bilmediğini söyler.Hüznünüz varsa yalnız değilsinizdir. Uşak'a dönen Azime, son umut, bir mektup yazar şaire. Postacılar adı konulmamış bu ilişkinin kahrını çekerler bir süre. Duygular, Türkçenin en güzel ifade biçimi ile karşılıklı aktarılır. Öyle ya! Biri edebiyat öğretmeni diğeri önemli bir şair! Kelimeler bile aciz kalır çoğu kez.
1963-64 yılları karşılıklı mektuplaşmalarla geçer. Fotoğraflar gönderilmiş, sıra seslerin duyulmasına, sözcüklerin kulaklara fısıldanmasına gelmiştir. Görev yine polise düşer. Çünkü Azime'nin görev yaptığı yerde, telefon bir tek polis karakolunda vardır. Akis dergisinin bürosundaki telefonun ahizesini kaldıran şair, müşfik bir ses tonu ile: "Evet benim, ben, Hasan Hüseyin Korkmazgil" der. Artık yüz yüze konuşmanın vakti gelmiştir. Şair kararlıdır, "Çocuklarını yanına al gel, yeni bir hayat kuralım" der. Azime cevabını birkaç gün sonra telgraf ile bildirir: "Geliyoruz!"
17 Ağustos 1963 cumartesi günü, sıcak, sabırsız âşıkların avuçlarına ter damlalarını boca ediyor. Mekân: Yaşam, sorduğunuz bütün soruların cevabını belki de içinde saklıyordur. O cevabı bulup çıkarmak, biraz da ısrarınıza bağlıdır. Kaderine yürüyenleri hayat hiç utandırmamıştır. Azime de öyle yaptı, o günlerde çoğu kadının kolayca veremeyeceği bir kararı verip, eşinden boşandı, çocuklarını da yanına alıp, kaderinin peşine düştü.
11 Haziran 1964 günü, Ankara Altındağ Evlendirme Memurluğu'nda hayatlarını birleştirecek o karara imza attılar. Ankara'ya tayin yaptıran Azime, çocukları ile birlikte, sevdiği adamla yeni bir yuva kurdu. Bir yıl sonra da oğulları oldu. Hasan Hüseyin'in bir şiirinde dediği gibi, ("bir oğlum olacak adı Temmuz") adını Temmuz koydular.
Hasan Hüseyin Korkmazgil, birçok şiirini Azime'ye adadı. 19'u şiir olmak üzere 25 kitap yayınladı. Yapıtları ile Yedi Tepe Şiir Ödülü'nü (1964), TRT Sanat Başarı Ödülü'nü (1970), Ömer Faruk Toprak Şiir Ödülü'nü (1981) ve Nevzat Üstün Şiir Ödülü'nü (1981) aldı.
Güzel bir uzun hava vardır. Her dinlediğimde gözlerim buğulanır. Yıllar sonra büyük kızım Aybegüm de o şehre, üniversite için gidince, o türkünün avazı benim için daha da derinlere işliyor: "Ankara'da yedim taze meyvayı…"Ağustos şiirindeki "Allının Kızı"nın mutluluğu 19 yıl sekiz ay 15 gün sürdü. Şiirimizin Gürünlü gür sesi, Nazım'ın yol arkadaşı, Hasan Hüseyin Korkmazgil, Ankara'da, 26 Şubat 1984 günü gözlerini dünyaya kapadı.
Ağustos Şiiri
Yüreğim sızlıyor bu roman iyi bitmeyecek
Beterin beteri var diyenlere inanmıyorum
Hep böyle havalar besler fırtınaları
Korkarım bu mavi ışık çabuk sönecek
Duymazdım durgun suların bezgin türkülerini
Alışmak ölümün bir başka adıymış bilmezdim
Bir yangın sonu yorgunluğu yakıyor avuçlarımı
Bir rüzgar kulaklarımdan hiç eksilmiyor
Esirgenmiş bir dünyada müthiş yalnızım
Geri dönsen bile ben artık o ben olmayacağım
Yüreğim sızlıyor bu roman iyi bitmeyecek...
Ben mısralarımı kerpiç gecelerinden çekmişim
Beş numara lamba kaderi var mısralarımda benim
Deli çizgi gözlerimi kör etmiş, kör etmiş, kör etmiş
Göçmüş kıtalar üstünde kuşlar dönüyor garipsi
Çığlık çığlığa kuşlar dönüyor evcil ve tedirgin
Gök mavisi bir türkü dolanmış yüreciğime
Selsele yolculuklar tütüyor gözlerimde, neyleyim
İnsan demişim, kitap yüzlü insanlar demişim gidemiyorum...
Kaderim kaderleri demişim güzelim
Sen olmasan ben böyle değildim
Böyle uysal ve kırılmış değildi şiirlerim
Bir yangın sonu yorgunluğu yakıyor avuçlarımı
Yüreğim sızlıyor bu roman iyi bitmeyecek...
Rüzgâr gibi ağustos geçti ellerimizden
Meyvalar bizi bal renkli günahlara çağırıyorlar
Bir yanda yaşanmamış günlerin hırsı
Bir yanda boşa geçen gecelerin acısı
Malum o dramın en güzel perdesindeydik
Ağustos şarap olmuş, kanımıza akmıştı
Göçmüş kıtalar üstünde kuşlar gibiydik
Her gören didik didik bizi denetliyordu
Biz kendi derdimize düşmüştük...
Orda da akşamlar olacak güzelim
Kanlı mendil gibi ağustos akşamları
Şu benim çektiklerimi görmeyeceksin
Belki yanında başkaları olacak
Belki düşlerine bile girmeyeceğim
Gün oldu acıların şiirini yaşadım
Gün oldu zehir gibi yokluğunu yaşadım
Bana sen ne diye duyurdun yalnızlığımı
Ne diye gurbet gibi mısralarıma sindin
Dokunsan parmaklarıma tutuşacağım...
Yere batan şehrin tek yalnızıyım
Yüzyılın ağrısını anlayarak çekiyorum
Ekmeğime barut sinmiş bulanık özgürlükler
Tepmişim rahatımı, boynu bükük mutluluğumu
Yaşıyorsam erkekçe yaşıyorum...
Düşün ki coğrafyanın en güzel yerindeyiz
En güzel günlerinde gençliğimizin
Ölümden ötesini aklım almıyor
Beterin beteri var diyenlere inanmıyorum
İstesek cenneti kurtarabiliriz
Ben bir ışık için tepmişim rahatımı
Bu güleç yüzlülerin, bu acı türkülerini
Bu yoksul yerleri anlayarak seviyorum
Delicesine anlayarak güzelim
Yüreğim sızlıyor bu roman iyi bitmeyecek
(ALINTI)

Labels:
Hasan Hüseyin Korkmazgil
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







.jpg)

.jpg)
.jpg)
.jpg)





























